Şeyh-i Ekber

Şeyh-i Ekber

Şeyh-i Ekber, saygın İbn Arabî uzmanlarından Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç’ın İbn Arabî doktrini üzerine hazırladığı kapsamlı bir çalışma.

Varlık nedir? Yokluk nedir? Bizim ve etrafımızdaki nesnelerin var oluşlarının hakikati nedir? Bunlar gerçekten var mı? Yoksa biz mi onları böyle sanmaktayız? Bizi Yaratan ile bu yaratılış işinden başka irtibatımız yok mu? Peki, âlemin Yaratıcı ile nasıl bir irtibatı var?…

İnsanoğlunun sorduğu böylesi temel sorulara büyük bilge Muhyiddin İbn Arabî’nin verdiği cevapları araştıran bu kitap genel olarak Şeyh-i Ekber’in tefekkür dünyasına özel olarak da onun varlık düşüncesine bir kılavuz niteliği taşıyor.

1995 yılında tasavvuf bilim dalında yapılan ilk doktora tezi olan ve geçen yıllar içinde yüzlerce teze öncülük eden bu eser, tasavvuf literatürümüzde büyük bir boşluğu dolduruyor.


Kitaptan Alıntılar

İbn Arabî vücûdun hakikatinin fikir ve nazar ile değil de ancak keşf ilimleriyle bilinebileceğini (el-Fütûhât, I/60, 110) ve bu ilimleri elde etmek için en şerefli yolun tecellî olduğunu söyledikten sonra bu tecellînin de meclâda kendisine tecellî olunan kimseye Allah'ın zâhir olmasından ibaret olduğunu belirtir (I/185). Hakikatler hakikatinin ve bunun mertebelerinin ancak tecellî ile bilinebileceğini (İbn Arabî, İnşâu'd-devâir, 35-36) ve üstelik buna dair tecellînin de ancak zât tecellîsi (tecellî-i zâti) ile olursa olabileceğini yoksa sıfat veya fiil tecellîsinin vücûda dair bilgilere kaynaklık edemeyeceğini söyleyen Şeyh devamla bu zâtî tecellînin de ancak ona lâyık ve müstaid bir mazhar bulduğunda gerçekleşebildiğini söylemektedir (Fusûs, 61). Bu da gösteriyor ki vücûd hakkında ehl-i keşf ve'l-vücûd olan muhakkik sufîler ile ehl-i taklîd ve nâkil olan feylosofların ve kelâmcıların görüşleri daha temelden farklılaşmış olmaktadır. Bu genel ve olmazsa olmaz temel yasayı belirledikten sonra yine o; "Allah bana eşyanın hakikatlerini, zâtlarında olduğu gibi bildirdi ve nisbet ve izâfetlerinin hakikatine de keşfen beni muttali kıldı" (İnşâu'd-devâir, 1) diyerek bu sefer de kendi salâhiyetini (otoritesini) tebliğ etmektedir. "Bizim ilmimiz ne bazı kişilerin elfâzından veya anlayışlarından ne de bazı kitaplardan iktibas edilmiştir. Bizim ilmimiz; vecd sultanı veya vücûdda fânî olma hâli galebe ettiği zaman kalbe doğan tecellîlerden ibarettir" "Biz [bu konuda] feylosofların veya buna mümasil olanların sözlerini ve görüşlerini nakledip duranlardan değiliz. Biz bütün kitaplarımızda ancak bize keşf ne verdiyse ve Hak ne imlâ ettirdiyse onları almışızdır" (el-Fütûhât, II/432) sözleriyle de sanki o, kendi bilgisinin sırf tarihî ve yatay düzleme ait olmadığının ve dolayısıyla modern araştırmacıların tarihselci (historicity), yataycı (horizontality) ve ilerlemeci (progressive) yöntemleriyle vücûdun anlaşılamayacağının altını çizmek ister gibidir.

Satış Noktaları