A
B
D
E
H
İ
K
M
N
Ö
O
R
S
Ş
T
Y
  • Ali Ayten

    Doç. Dr. Ali Ayten, 1996’da Derbent (Konya) Lisesi’nden, 2002’de Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 2004’te “Kendini Gerçekleştirme ve Dindarlık İlişkisi” başlıklı çalışmasıyla yüksek lisansını bitirdi. 2009’da “Prososyal Davranışlarda Dindarlık ve Empatinin Rolü” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. 2012’de doçent oldu. Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Din psikolojisi alanında çalışmaları bulunan Ayten’in eserleri şunlardır: Psikoloji ve Din, Din Psikolojisi, Empati ve Din, Türbeler: Popüler Dindarlığın Durakları, Tanrı’ya Sığınmak.

  • Annemarie Schimmel

    1922’de Erfurt’ta doğdu. 1941’de Berlin Üniversitesi’nde İslâmî Araştırmalar sahasında doktora yaptı. 1946-54 yılları arasında Marburg Üniversite’nde, 1954-59 yılları arasında da Ankara İlahiyat Fakültesi’nde Dinler Tarihi dersleri verdi. Bonn ve Harvard Üniversitelerinde çalıştı. Çok sayıda uluslararası ödül aldı ve çeşitli ilmî kuruluşlarda başkanlık ve üyelik yaptı. Almanca, İngilizce ve Türkçe olmak üzere 80’den fazla yayına imza attı. Arapça, Farsça, Urduca, Türkçe ve Sindçeden Almancaya çeviriler yaptı. Çalışmaları özellikle tasavvuf büyüklerinden Mevlânâ, İbn Atâullah ve Hallâc üzerinde yoğunlaştı. Çeşitli ülkelerde konferanslar verdi. 

  • Asaf Duraković
    1940 yılında Bosna Hersek'in Stolac kasabasında doğdu. McMaster ve Zagreb Üniversitelerinde öğrenimini tamamladıktan sonra nükleer tıp ve radyoloji profesörü olarak çeşitli çalışmalara imza attı. Günümüzde de Tıbbî Uranyum Araştırma Merkezi'nin tıbbî araştırma koordinatörü olarak görevini sürdürmektedir. Temel bilimlerde fizik alanına 35 yıldır katkı sağlayan Durakovic, tasavvufi kimliği ve edebî eserleriyle de bilinmektedir.
  • Bediüzzaman Said Nursî

    1878'de Bitlis-Hizan'daki Nurs Köyü'nde dünyaya geldi. Dokuz yaşından itibaren çıktığı ilmî yolculuğunda birçok farklı duraktan geçen Bediüzzaman on dört yaşında Ağrı Doğubeyazıt Medresesi'nde en uzun süreli eğitimini alarak birçok ilim merkezinde düzenlenen dönem münazaralarına katıldı. Dönem paşalarının daveti ile önce tekrar Bitlis'e, sonra ise Van'a gitti. Eğitim alanında yeni ve yapıcı adımların atılması gerektiği fikri ve bu doğrultuda Doğu Anadolu'da Medresetü'z-Zehra ismini verdiği bir üniversite kurma vakti geldiği düşüncesiyle, gördüğü bir rüyanın da etkisiyle İstanbul'a hareket etti. 31 Mart Vakası döneminde, isyana karıştığı ithamı ile sıkıyönetim mahkemesinde yargılandı. Tekrar Van'a döndükten sonra eğitim metodunu iman hakikatleri üzerinde yoğunlaştıran ve çevresince sevilen bir âlim olan Nursî, dönemde hareketlenmeye yeni rejim söylentileriyle hareketlenmeye başlayan çevreleri yatıştırma çabalarına rağmen Ankara'da şekillenmeye başlayan yeni rejime karşı geldiği iddiasıyla bir kez daha itham edilip sürgüne gönderildi. Yoğun ilmî çalışmalar dışında sürgünler, hapishaneler ve mahkemelerden sonra 1960'ta Şanlıurfa'da vefat etti. 

  • Belkıs İbrahimhakkıoğlu
    1950 Erzurum doğumlu. İlk ve orta tahsilini Erzurum’da tamamladı. İ.Ü. İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Uzun yıllar Türk Edebiyatı Vakfı ve Türk Edebiyatı dergisinde yöneticilik yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazdı. Çocuklar için “Peygamber Öyküleri” serisi Timaş Yayınları tarafından yayınlandı.
  • Dilaver Gürer

    1965'te Yozgat'ta doğdu. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı'nda başbakanlık uzman yardımcılığı görevini üstlendi. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı'nda araştırma görevlisi olup Abdülkadir Geylanî üzerine yazdığı doktora tezini tamamladı. 2007 yılında profesör alan Gürer, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı ve Temel İslam Bilimleri bölüm başkanlıklarını yürütmektedir. Arapça, Farsça ve İngilizce bilmekle birlikte pek çok ulusal ve uluslararası organizasyona imza atmıştır. 

  • Ekrem Demirli
    Rize-İkizdere doğumlu. 1993’te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 1995’te Abdullah İlâhî’nin Keşfü’l-Vâridât’ı adlı teziyle yüksek lisansını; 2003’te de Sadreddin Konevî’de Marifet ve Vücûd başlıklı çalışmasıyla doktorasını tamamladı. Hâlen İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı’nda öğretim üyeliğini sürdüren Demirli, çalışmalarını ağırlıklı olarak iki alanda sürdürmektedir: Birincisi Konevî şarihleri, ikincisi ise İbnü’l-Arabî. Ekrem Demirli’nin Sadreddin Konevî, Abdürrezzâk Kâşânî, İbn Sînâ ve İbnü’l-Arabî’den çevirileri, hakemli dergilerde yayınlanmış makaleleri, ulusal ve uluslararası sempozyumlarda sunulmuş tebliğleri bulunmaktadır.
  • Emin Işık
    1936 yılında Hatay merkez ilçeye bağlı Karmanca Köyü'nde doğdu. İlk dinî eğitimini aynı zamanda köyün imamı olan babası Hoca Şemseddîn Efendi'den talim etti. İlkokuldan sonra iki yıl Antakya Kur'ân Kursu'nda talim okudu, hafızlık yaptı. Orta kısmını Adana'da, lise kısmını İstanbul'da okuduğu İmam Hatip Lisesi'nden 1960 yılında; İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü'nden 1964 yılında mezun oldu. Dört yıl kadar İstanbul İmam Hatip Lisesi'nde meslek dersleri öğretmeni ve idareci olarak görev yaptıktan sonra açılan asistanlık imtihanını kazanarak İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü (YÖK kanunu gereğince Marmara Üniversitesi'ne bağlı İlahiyat Fakültesi'ne dönüştü.) Kur'ân İlimleri ve Tefsir Anabilim Dalı'nda Ebubekr İbnu'l Enbârî'nin “Kitâbu'l-Vakfi ve'l-İbtidâ” adlı eseri üzerinde yaptığı edisyon kritik çalışmasıyla doktor oldu. Otuz dokuz sene dört ay süren resmî hizmetinden sonra 2001 yılında emekli olan Emin Işık, yüzden fazla ilmî makale ve ansiklopedi maddesi yazdı. Celâl Hoca Hayatı ve ilmî şahsiyeti, Devleti Kuran İrade, Kur'ân’ın Getirdiği, Belh'in Güvercinleri eserleri arasındadır. Evli ve iki çocuk babası olan Işık, ilmî çalışmalarını evindeki özel kütüphanesinde sürdürmektedir.
  • Eşrefoğlu Rûmî

    1300’lü yılların ortalarında İznik’te dünyaya geldi. Asıl adı Abdullah olmakla birlikte baba adına istinaden “Eşrefoğlu” ya da “Eşrefzade” unvanı ile anılır. Osmanlı’nın manevî sultanlarından Emir Sultan’a intisab eden Eşrefoğlu Rumî, zâhirî ilimleri tamamlayıp bâtınî ilimlerde de ilerledikten sonra Ankara’da ikamet eden Hacı Bayram Velî’ye gönderildi. İcazetini aldıktan sonra Bayramiyye halifesi olarak İznik’e geri döndü. Ardından Abdülkadir Geylanî’nin Hama’da bulunan evladından Hüseyin el-Hamavî’ye intisab ederek buradan da icazetini aldı ve Kadiriyye’nin Anadolu’da yaşatılması vazifesini üstlendi. Bu sebeple “Pîr-i Sânî” olarak da anılan Eşrefoğlu, 1470’te Hakk’a yürüdü. Türbesi, memleketi İznik’tedir.

  • Hasan Kamil Yılmaz
    1952 İzmit/Karaabdülbaki doğumlu. 1963’te Akmeşe Bölge İlkokulu’nu, 1970’te Adapazarı İmam Hatip Lisesi’ni bitirdi. Aynı yıl İzmit Sarımeşe Köyünde üç ay süreyle imam-hatiplik yaptı. 1974’te İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldu. 1974-77 yılları arasında Bakırköy Şenlikköy Ortaokulunda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği, Gaziosmanpaşa İmam Hatip Lisesi’nde meslek dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı. Kasım 1976’da açılan asistanlık imtihanını kazandı ve 01 Şubat 1977’de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Tasavvuf ve Tarihi asistanı olarak göreve başladı. Vatani görevini Mart-Temmuz 1981’de Burdur’da kısa dönem olarak tamamladı. Mayıs 1983’te Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Doktor” unvanını kazandı. Aynı yıl M.Ü.İlahiyat Fakültesinde “Yardımcı Doçent” oldu.

    1986-1987 yılları arasında bir yıl süreyle sahasında araştırmalar yapmak ve incelemelerde bulunmak üzere Mısır’a gitti. 1989’da “Doçent”, 1996’da “Profesör” oldu.

    Neşredilmiş yirmiyi aşkın eseri, muhtelif dergilerde yayınlanmış makaleleri, ansiklopedi maddeleri, ulusal ve uluslar arası düzeyde çeşitli bilimsel toplantılarda sunulmuş pek çok tebliğleri bulunmaktadır.

    Eserlerinden ve makalelerinden bir kısmı İngilizce, Rusça, İtalyanca, Macarca ve Arnavutça’ya tercüme edilmiş, Kazak ve Azeri dillerine uyarlanmıştır.

    30 Aralık 2010 tarihinde yaklaşık 34 yıl görev yaptığı Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyeliğinden T.C. Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığına atandı. Halen bu görevi sürdürmektedir. Evli ve beş çocuk babasıdır.
  • Hatice Alibaşoğlu
  • Hayat Nur Artıran

    H. Nur Artıran, öğrenimini tekstil üzerine tamamlayarak uluslararası firmalarda yönetici olarak çalıştı.
    Çocukluğundan beri bazı sufi üstatların özel derslerine devam etti. İlk tasavvufi eğitimini 1983 yılında Niyazi-i Misri Divanı üzerine yaptı.
    "Sertârik Mesnevîhân" Şefik Can'ın (1909-2005) uzun yıllar yardımcılığını yaptı, hizmetinde bulundu.
    Cevahir-i Mesneviyye, Mesnevî'den Hikâyeler, Okullar için Mesnevi'den Seçmeler ve Mevlânâ'nın Rubailerinden Seçmeler adlı kitapları yayına hazırladı.

    Mesnevi sohbetlerinden oluşan Aşk Bir Davaya Benzer isimli kitabı 2011'de, Aşk Terk Etmez ise 2014'te yayımlandı.
    Yurtiçinde ve yurt dişinda birçok konferanslar verdi. Radyo, televizyon programlarına katıldı.
    Ulusal ve uluslararası sempozyumlarda tebliğleri, çeşitli makale ve yazılar yayımlandı.
    Dünya Engelliler Birliği, Uluslararası Mevlana Vakfi ve merkezi Hollanda'da bulunun Uluslararası Sufi Konseyi üyesi olan H. Nur Artıran halen "Şefik Can Uluslararası Mevlânâ Eğitim ve Kültür Derneği" başkanı olarak yurtiçi ve yurtdışında çalışmalarna devam etmektedir.

  • Hüseyin Cisrî
    Trablusşam’da doğdu. On sekiz yaşına kadar Trablus’ta dinî ilimler okudu. Daha sonra felsefe ve teknik bilimlerle ilgilendi. Ezher’e gitti. Aklî ve tabiî ilimlere ilgi duydu, siyasî ve ilmî neşriyatı yakından takip etti, dinî ilimlerle meşgul olanların mutlaka tabiî ve aklî ilimleri de öğrenmelerinin gerektiğini ısrarla savundu.

    Hüseyin Cisrî, kalkınmanın temelinde eğitimin olduğuna inanıyordu, bunun için sanat ve meslek okulları açılmasının gerektiğini savunuyor, kadınların ve çocukların eğitimine özel önem veriyordu. Dinî ilimlerle müspet ilimlerin bir arada verilmesi gerektiğini düşünen Cisrî, bunu gerçekleştirecek ortamı bulunca bir medrese açtı. Arap dili ve edebiyatı, temel İslam ilimleri, coğrafya, mantık, matematik, Osmanlı kanunları, Türkçe ve Fransızca gibi derslerin yer aldığı bu medresede dinî ve modern ilimler bir arada okutuldu.

    Hüseyin Cisrî, Kur’an’ın ilmî gelişmeler ışığında yeniden yorumlanması gerektiğini ifade etti. Sünnetin önemini de vurgulayan Cisrî hadislere güvensizlik telkin eden bütün görüşleri reddetti. Hayatını ilim ve tasavvuf yoluna adayan babası Muhammed Cisrî gibi Hüseyin Cisrî de hayatını ilim ve tasavvuf yoluna adadı. Babası gibi o da Ehli Sünnet ve’l-Cemaat yolunda, füruda Hanefî mezhebinde, tasavvufta Halvetî tarikatından idi. Hüseyin Cisrî tasavvufî bir terbiye ile yetişti ve hayatı tasavvuf merkezli yaşadı. Bir Halvetî şeyhi olarak, Ehli Sünnetin genel yaklaşımına uygun bir şekilde daima mutedil oldu, ilmî ve fikrî açıdan aşırı uçlarda olmaktan kaçındı. Hüseyin Cisrî de babası ve dedesi gibi Osmanlı Devletine ve halifesine bağlı oldu.

    II. Abdülhamid’e ithafen Risale-i Hamîdiyye diye isimlendirilen eserin kısa sürede çok başarılı olması üzerine II. Abdülhamid tarafından İstanbul’a davet edilip Malta Köşkünde misafir edildi ve Dördüncü Osmanlı nişanıyla ödüllendirildi. Hüseyin Cisrî bunun dışında da II. Abdülhamid’in övgüsüne, ilgisine ve çeşitli ödüllerine nail oldu. II. Abdülhamid’in daveti üzerine çeşitli zamanlarda üç defa İstanbul’a gelip Sultanın misafiri oldu. II. Abdülhamid, Risale-i Hamîdiyye’nin Türkçeye tercüme edilip neşredilmesi emrini verdi. Ayrıca, Hüseyin Cisrî’den mekteplerde okutulmak üzere bir akait kitabı telif etmesini istedi. Cisrî İstanbul’daki ikametinin dört beş ayında bu kitabın telifiyle uğraştı ve bu kitabı Husûnu’l-Hamîdiyye fi Akaidi’l-İslamiyye diye isimlendirdi.

    Çağını doğru okuyabilen ender insanlardan olan Hüseyin Cisrî hayatını ilme ve talebe yetiştirmeye adadı. Diğer bazı eserleri: Zînetü’l-masûne, İlmü terbiyeti’l-etfâl ve saadeti’n-nisa ve’r-rical, Nüzhetü’l-fikr fî menâkıbi tercemeti’ş-Şeyh Muhammed el-Cisr, el-İşârâtü’l-latîfe, Şehâdet-i Tevâtürî, Zahîretü’l-meâd fî fezâili’l-cihâd.
  • Hüseyin Kutlu
    1949 yılında Konya’da doğdu. 1966-1967’de Konya İmam Hatip Okulu’ndan mezun oldu. 1968 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne kaydoldu. Tahsilini sürdürebilmek için Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görev talebinde bulundu. Eskişehir Mihalıççık vaizliğine tayin edildi. Aynı sene Hattat Hâmid Aytaç’dan sülüs-nesih yazı meşkine başladı. Bu arada Eczacı Hattat Uğur Derman’dan ta’lîk meşk etti. 1972’de ulaşım zorluğu nedeniyle Mihalıççık’tan Sokullu Şehit Mehmet Paşa Camii İmam-Hatipliği’ne getirildi. 1974’te fakülteden mezun oldu. Aynı yıl (H.1395) Hâmid Bey’den sülüs-nesih yazı icâzeti aldı. Askerliğini Işıklar Askerî Lisesi’nde öğretmen olarak yaptı. 1976’da Hekimoğlu Ali Paşa Camii İmam-Hatibi olarak göreve başladı.

    Türk-İslâm medeniyetinin merkezi olarak telakki ettiği camiye, gerek kurum olarak kaybettiği fonksiyonlarını kazandırma çabalarını, gerekse o kurumun en üst düzeyindeki temsilcisi olma misyonunu yüklediği imam-hatiplik görevini, cami ölçeğinde ve külliye projesinde gerçekleştirmek istedi. Harap durumda olan cami, sebil, türbe, kütüphane ve hazirenin imar ve ihyasına çalıştı. 1996 yılında Hekimoğlu Ali Paşa Cami Kütüphanesi’nin restorasyonunu gerçekleştirerek Uygulamalı Türk-İslam Sanatları Kütüphanesi adıyla açılışını gerçekleştirdi. 2002 yılında emekli olduktan sonra “İslâm medeniyetinin merkezi olarak cami” projesini bu kütüphanede devam ettirdi.

    Hekimoğlu Ali Paşa Camii bahçesinde açılan Türk-İslâm Sanatları 1. sergisi “Lâlezâr”ı, “Gül”, “İcazet”, “Mevlânâ”, “50. vuslat merasim ve albümleri” takip etti. “Kaybolan Medeniyetimiz” (Hekimoğlu Ali Paşa Camii Haziresindeki Tarihi Mezar Taşları) kitabı, hat sanatının Necm-i Süheyl’i Hattat Şevki Efendi’nin “Amme Cüzü”, Efe Hazretleri’nin “Hâce Muhammed Lutfî Hayâtı, Şahsiyeti ve Eserleri” adlı biyografik kitap, “Hulâsatü’l-Hakâyık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lutfi” adlı eser ve bu eserden seçilmiş münâcaat niteliğindeki yakarışlardan oluşan “Nazlı Niyazlar”, yine Hazret’in bestelenmiş şiirlerinden oluşan ilâhi CD’leri, “Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi” kitabı, Kutlu Doğum haftalarını vesile kabul ederek Efendimiz’e takdim edilmek üzere 2007, 2009, 2012 yıllarında O’nun sözlerinden derlediği kırk hadisten oluşan “Destegül (Allah Resûlü’nden Öğütler)” adlı kitapları yayına hazırladı. Beş yılda yazmaya muvaffak olduğu Kur’ân-ı Kerîm 2009 yılında yayınlandı.

    Bu çalışmaların yanında hat sanatında hilye, kıt’a, çeşitli orijinal istifler olmak üzere 1000’den fazla eseri koleksiyonları süslüyor. Ayrıca Adana Sabancı Merkez Camii, Aşkaabad Camii, Tokyo Camii, Berlin Camii, Konya Hacı Veyszâde Camii, Selçuk Üniversitesi Kampüs Camii, Bilkent Doğramacızade Ali Sami Paşa Camii, Karacaahmet Şakirin Camii, Ataşehir Mimar Sinan Camii, Kavacık Ataullah Tekkesi Abdulvehhab Evyab Camii, Ankara Ahmet Hamdi Akseki Camii, Erzurum Alvarlı Efe Hazretleri Camii’nde ve daha birçok mimarî eserde yazıları bulunmaktadır.

    Hâlen Uygulamalı Türk-İslâm Sanatları Kütüphanesi ve Atâullah Tekkesi Türk-İslâm Sanatları Bahçesi ve Klasik Sanatlar Merkezi’nde hüsn-i hat grup başkanlığı yapmaktadır.
  • İ̇mam Rabbanî Ahmed Sirhindî

    1563’te Hindistan’ın Sirhind şehrinde dünyaya geldi. Lakabı “Bedreddin” olmakla birlikte Hz. Ömer’in soyundan geldiği için “Farukî” nesebiyle anılır. “Müceddid-i Elf-i Sânî” (İkinci Bin Yılın Yenileyicisi) unvanı ona sahip olduğu derin ilimler ve kapasite neticesinde verildi. Eğitimine babasının rahle-i tedrisatından geçerek başladı ve ondan Arapçayı öğrendi. Kadı Behlül Bedahşanî’den hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde diploma adlı ve on yedi yaşında eğitimini tamamlayıp bütün İslamî ilimlerden icazet sahibi oldu. Kadirî ve Çiştî bağlantıları babasından gelen İmam Rabbanî, babasının vefatından sonra hacca gitmek üzere Sirhind’den yola çıktı. Muhammed Bâkî Billah’ı ziyareti esnasında halihazırda ilgi duyduğu ilhamat yolunda kalbine büyük sırlar nakşolundu ve Bâkî Billah’a intisab ederek Ahrariyye yolunda ondan icazet aldı. Hayatı boyunca yaşadığı dönemin Hindistan’ında ortaya çıkan bidatlere ve dinin yanlış algılarına karşı doğruları anlatmaya çalıştı. Bu sebeple bazı çevreler tarafından çeşitli ithamlarla suçlandı. Büyük sufilerin sekr halindeki sözlerini açıklayarak onlara düşmanlık yapılmasına engel olmaya çalıştı. Vefatından on sene önce ölümünün kendine malûm olduğunu beyan etti ve 1624 yılında Sirhind’de Hakk’a yürüdü.

     

     

     

     

  • İsmail Hakkı Bursevî
    1653’te bugünkü Bulgaristan’ın Aydos kasabasında dünyaya geldi. Uzun süre Bursa’da yaşadığı ve orada vefat ettigi için Bursevî diye meşhur oldu. Küçük yaşta iken tasavvuf ve tarikat çevreleriyle irtibata geçti. 1664’te geldiği Edirne’de Abdülbaki Efendi’den çeşitli ilimlerle ilgili dersler aldı. 1672’de Osman Fazlı Efendi’den ders almak için İstanbul’a geldi. 1675’te “halifelik” aldı ve vaaz ve irşad için Üsküp’e gönderildi. 1681’de Edirne’de bulunduğu sırada, Bursa halifesi Şeyh Sun’ullah el-Amasevî’nin vefatı üzerine, yerine Bursa halifesi olarak tayin edildi. Meşhur tefsir kitabı Ruhu’l-Beyan’ı burada kaleme aldı. 1717 yılında Şam’a hicret ederek üç sene kaldı. Burada Tuhfe-i Recebiyye’nin de aralarında olduğu on kadar kitap ve risale yazdı. 1720 yılında tekrar Anadolu’ya döndü. Bursevî, Üftâde ve Hüdayî’den sonra Celvetiyye tarikatının en meşhur simalarından biridir. 20 Temmuz 1725’te Bursa’da vefat etti.
  • Kastamonulu Seyyid Hafiz Ahmed Mahir

    Son dönem Osmanlı din ve siyaset adamlarından olan Ahmed Mahir, 1880’de doğdu. Ahmed Hicabî’den icazetini aldıktan sonra 1901’de İstanbul’a gitti. Mahkeme üyeliklerinde ve Şûra-yı Evkaf başkanlığında bulundu. Meclis-i Mebusan ve Büyük Millet Meclisi’nde milletvekilliği yaptı, Darülfünun’da tefsir ve kelam dersleri verdi. En hacimli eseri Hikem-i Atâiyye Şerhi’ni, eserdeki 321 hikmeti Arapça asılları ve tercümeleriyle verdikten sonra geniş bir şekilde açıklayarak kaleme aldı. Görevli olarak yaptığı Medine ve Rumeli seyahatlerinden sonra 1922’de Kastamonu’da vefat etti.

     

  • Kenan Gürsoy
    (Prof. Dr.) 1950 yılında Ankara’da doğan Kenan Gürsoy, orta öğrenimini Saint Benoit Fransız Erkek Lisesi’nde tamamladıktan sonra Fransız Hükümeti’nin vermiş olduğu bir bursla yüksek öğrenimini felsefe alanında Fransa’da Rennes ve Paris-Sorbonne Üniversitelerinde gerçekleştirdi. Yurda dönüşünden hemen sonra Atatürk Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde asistan oldu. 1979 yılında felsefe doktoru, 1983 yılında doçent, 1989 yılında profesör unvanlarını aldı. 1984 yılından itibaren Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde görev yapan Gürsoy, 1997 yılından beri Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi kadrosunda yer almaktadır ve halen bu üniversitenin Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanıdır. Çalışmaları daha ziyade Etik (ahlâk felsefesi), dinler arası etik, tasavvuf ve egzistans felsefesi gibi alanlardadır.
  • Kudsi Erguner
    Kudsi Erguner, geleneksel mevlevi sufi müziğinin ustası ve Ney enstrümanının bilinen icrâcılarından biridir. Babası Ulvi Erguner de önemli bir neyzen idi. Yetmişli yıllarda Paris'e yerleşti, seksenlerin başında Mevlana enstitüsünü kurdu ve kendisini klasik sufi düşüncesini öğretmeye adadı. Osmanlı müziğinin köklerini araştırdı ve albümlerinde kullandı.
  • M. Âsım Köksal
    1913 yılında Kayseri'nin Develi ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Develi Numune Mektebi’nde gördü. Kayseri ulemasından Develi Müftüsü İzzet Efendi'den medrese usulüne göre Mukaddimât-ı Ulum eğitimi aldı. Ankara'da bulunduğu sıralarda Kerkük ulemasından Muhammed Efendi’nin öğrencisi oldu. İskilipli İbrahim Ethem'den tasavvuf terbiyesi alan Âsım Köksal, aynı kişiden icazet aldı. 1933 senesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nda memuriyete başladı ve 31 yıl boyunca üst kurullarda çeşitli vazifelerde bulundu. 1964 senesinde İslâm Tarihi adlı eserini yazabilmek için emekli oldu. 18 ciltlik İslâm Tarihi eseriyle 1983 yılında Pakistan’da Dünya Siret Birinciliği ödülünü kazanmıştır. 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın kültür adamı seçilmiştir. Büyük İslâm Âlimi Mustafa Âsım KÖKSAL 1998 yılında vefat etmiştir.
  • M. Fatih Çıtlak
    1967 yılında İstanbul’da doğdu. Orta öğrenimini İstanbul Fatih İmam Hatip Lisesi’nde tamamladı. Marmara Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde öğrenim görürken Arapça ve İslâmî ilimler tahsilinde bulundu. Bilhassa rahle-i tedrisinde ve sohbet halkalarında bulunduğu kıymetli şahsiyetlerden eğitimini sürdürdü.

    Yurt içi ve yurt dışı birçok eğitim ve kültür organizasyonunda vazife aldı. İslâm tarihi ve tasavvuf sahasında birçok radyo ve televizyon programı yapan M. Fatih Çıtlak ayrıca birçok akademik çalışmaya katkıda bulundu. Konuşmacı olarak iştirak ettiği sempozyum, panel ve konferansların haricinde sanat danışmanlığı ve eğitmenlik vazifelerini icra etti.

    Konuşmaları beğeniyle takip edilen M. Fatih Çıtlak’ın, sekiz yıldır devam edegelen Pendik Yunus Emre Kültür Merkezi’ndeki Mesnevî sohbetleri, Cumhuriyet tarihindeki katılımı en çok ve en uzun süreli kültürel faaliyet olarak kaydedilmiştir. Keşkül Dergisi yayın yönetmenliğini yürüten ve kurucularından olduğu İstanbul Bilim Sanat Eğitim ve Kültür Derneği’nde medeniyet tarihimize ve halkımıza hizmet etmeye çalışan M. Fatih Çıtlak, evli ve dört çocuk babasıdır.
  • Mahmud Erol Kılıç
    İstanbul’da doğdu. Sırasıyla Hırka-i Şerif İlkokulu, Vefa Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenim gördü. Ayrıca bazı âlimlerden klasik tarzda dersler okudu ve bazı sûfî üstadların özel derslerine devam etti. Lisans sonrası çalışmalarını özel olarak İslâm Tasavvufu alanında yoğunlaştırdı. 1988’de asistan olarak göreve başladığı İslâm Felsefesi Anabilim dalında, “İslâm Kaynakları Işığında Hermes ve Hermetik Düşünce” isimli yüksek lisans tezini hazırladı (basıldı). Türkiye üniversitelerinde “Tasavvuf Anabilim Dalı”nın kuruluşunun ardından bu anabilim dalında yapılan ilk doktora tezi sayılan “İbn Arabî’de Varlık ve Mertebeleri” isimli tezini savundu (basıldı). Türkçe ve yabancı dillerde birçok ansiklopedi ve dergilerde sahasıyla ilgili makaleleri yayınlandı, milli ve milletlerarası konferanslarda tebliğler sundu, radyo ve televizyon programlarına katıldı. Türkiye Yazarlar Birliği, 2004 yılında Sufi ve Şiir isimli kitabını inceleme-araştırma dalında yılın kitabı seçti. Bir dönem Türk ve İslâm Eserleri Müzesi (TİEM - İstanbul) Başkanlığı (2005-2008), Islâmic Manuscript Association (TIMA - Cambridge) yönetim kurulu başkanlığı (2006-2012) ve Journal of Sufi Studies (BRİLL - Leiden) editörlüğü (2010-2015) görevlerinde de bulunan yazar, Oxford’ta bulunan Muhyiddin Ibn Arabi Society (MIAS)’nin şeref üyesidir. Halen 2008 yılında seçildiği merkezi Tahran’da bulunan İslâm Konferansına Üye Ülkeler Parlamentolar Birliği (PUİC) Genel Sekreterliği görevini deruhte etmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce, Arapça, Farsça ve Fransızca bilmektedir.
  • Martin Lings
    Martin Lings, 1909 yılında İngiltere’nin Lancashire şehrinde doğdu. Lisans (1932) ve yüksek lisans (1937) derecelerini Oxford Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı bölümünden aldı. Polonya’da bir süre İngilizce öğretmenliği yaptıktan sonra Litvanya’da Kaunas Ünivesitesi’nde dersler verdi ve 1939 yılına kadar orada kaldı. 1940 yılından 1951 yılına kadar Kahire Üniversitesi’nde İngiliz dili ve edebiyatı –özellikle Shakespeare- üzerine ders verdi. 1955 yılında Arapça kütüphane sorumlusu olarak British Library’ye girdi ve ardından British Museum ve British Library’de 1973 yılında emekli oluncaya kadar Doğu Yazmaları bölümü sorumlusu olarak çalıştı. Lings doktorasını 1959 yılında “20. Yüzyılda Müslüman Bir Veli” isimli teziyle Londra Üniversitesi’nde tamamladı.

    1935 yılında René Guénon’un eserleriyle tanıştı ve böylelikle dünya dinlerine ilgi duymaya başladı. 1937 yılında ise Frithjof Schuon’ün yazılarını keşfetti. 1938 yılının Ocak ayında Schuon’la tanışmak üzere İngiltere’ye gitti ve bu karşılaşmanın ardından ömrü boyunca Schuon’ün takipçisi oldu. Ardından Guénon’la görüşmek üzere Kahire’ye giden Lings, on bir yıl orada kalarak Guénon’un özel sekreterliğini yürüttü. Bu süre zarfında Arap dilinde yetkinlik kazanarak ilk eserlerini Arapça olarak kaleme aldı. İlk kitabı, The Book of Certainty: The Sufi Doctrine of Faith, Vision, and Gnosis ismiyle İngilizce’ye tercüme edildi ve 1952 yılındayayımlandı. Lings, bu kitapta İslamî ismi olan Ebubekir Siraceddin adını kullandı.

    Kahire’de iken, ilk kez sekiz yaşında tanışmış olduğu ve kendisinden dört yaş küçük olan Leslie Smalley’le irtibat kurdu. 1944’te, hayatı boyunca eşi ve manevi yoldaşı olarak kalacak olan bu genç hanımla evlendi. Guénon’un 1951’de vefatı ve Mısır’daki siyasi karışıklıklar nedeniyle karısıyla birlikte Londra’ya döndü ve British Museum’da çalışırken aynı zamanda doktorasını tamamladı. Doktora tezini daha sonra gözden geçirerek A Moslem Saint of the Twentieth Century: Shaikh Ahmad al-‘Alawi (1961) adıyla yayınladı. Kitap, Fransızca, İspanyolca, Farsça, Urdu ve Arapça gibi pek çok dile tercüme edildi. Cambridge Üniversitesi’nde İslami İlimler profesörü olan A.J.Arberry kitaptaki “orijinal katkılar”dan övgüyle bahsederek şunu ekler: “İbn Arabî’nin çok tartışılan ‘panteist’ felsefesiyle ilgili daha net ve ikna edici bir izah bilmiyorum.”

    Lings’in British Museum ve British Library’deki görevi ona çok nadir ve kıymetli yazmalara ulaşma imkanı tanıdı ve böylece Lings, hat ve tezhip üzerine şu ana dek yayınlanmış en kapsamlı ve eksiksiz eseri hazırladı (The Qur’anic Art of Calligraphy and Illumination (1976)). 1975 yılında What is Sufism?ismiyle yayınlanan kitabı, tasavvuf hakkında etkileyici bir giriş niteliğindedir. Hz. Muhammed’in hayatıyla ilgili çok satan kitabı Muhammad: His Life Based Upon the Earliest Sources (1983) ise pek çok dile tercüme edildi ve önemli ödüller kazandı.

    Martin Lings ya da Ebubekir Siraceddin İslam dünyasında tasavvufun önemli bir temsilcisi olarak tanınmaktadır. Bu konudaki fevkalade katkılarına rağmen Lings’in manevi ilgisi ve yazıları İslam’la sınırlı değildir. Aksine onun felsefi anlayışının kökenleri tüm dinlerin özünde yer alan batıni hakikatlere dayanır. Bu evrensellik Lings’in eserlerine de yansımıştır. Modern dünyayı eleştirdiği Ancient Beliefs and Modern Superstitions (1964), eskatolojik meseleleri irdelediği The Eleventh Hour: The Spiritual Crisis of the Modern World in the Light of Tradition and Prophecy (1987) ve geleneksel semboller üzerine bir başyapıt sayılan Symbol and Archetype: A Study of the Meaning of Existence (1991) bu tür eserleri arasında sayılabilir. Lings’in ömrünün son yıllarında kaleme aldığı ve tükenmeyen enerjisinin ürünü olan üç eseri ise şunlardır: A Return to the Spirit: Questions and Answers (2005) kendi manevi arayış hikayesi ve yıllardır diğer saliklere vermiş olduğu cevaplardan bir derleme niteliğindedir; The Underlying Religion (2007) Lings’in seçtiği makalelerden oluşan bir antolojidir (önsözünü vefatından bir ay kadar önce yazmıştır) ve seçtiği bazı Kur’an ayetlerinin İngilizce tercümesi olan The Holy Qur’an: Translations of Selected Verses (2007). Lings ayrıca Reza Shah-Kazemi ve Emma Clark’ın editörlüğünü yaptığı derleme kitap The Essential Martin Lings’in yayınlanmasını onaylamıştır.

    Martin Lings aynı zamanda bir şairdir. Ünlü yazar C.S.Lewis, Lings’in şiirlerinden bazıları için “safi ilham” demiştir. Esasında Lings’in ilk yönelişi şiire, özellikle Dante ve Shakespeare’e olmuştur, ancak Guénon ve Schuon’ün manevi mesajıyla karşılaşmasının ve tarikata girişinin ardından yaklaşık on beş yıl kendini şiir yazmaya hazır hissetmemiştir. İlk şiir kitabının başında şöyle yazar: “Şiire olan arzum sonraları yerini daha yüce bir arzuya, arzu edilmeye layık yegâne şeye bıraktı.” Lings, burada manevi arayışı kastetmektedir. İki şiir kitabı Elements, and Other Poems ve The Heralds, and Other Poemsdaha sonraları Collected Poems: Revised and Augmented (2001) adıyla birlikte yayınlanmıştır.

    Lings’in yazarlık hayatı hakkında söylenilecekler, Shakespeare çalışmalarına yaptığı benzersiz katkıdan bahsedilmeksizin tam olmayacaktır. Shakespeare’in ezoterik mesajiyla ilgili derinlikli fikirler ihtiva eden kitabı The Sacred Art of Shakespeare: To Take Upon Us the Mystery of Things’in 1998 baskısına Lings’in uzun süredir hayranı olan Galler Prensi önsöz yazmıştır. Lings, Shakespeare’in eserlerindeki kutsal ve evrensel yönlerle ilgili olarak çeşitli yerlerde dersler vermiştir.

    Martin Lings 12 Mayıs 2005’te, doksan dokuz yaşında iken İngiltere’nin güneyinde, Kent’teki kır evinde vefat etmiştir.
  • Mehmed Safiyüddin Erhan

    1954’te Bursa’da doğdu. Köklü bir aileden gelen Erhan, Eşrefoğlu Rumî’nin torunlarındandır. Ailesindeki tanınmış hattatlardan hat sanatını öğrendi ve Bursa’daki eski ahşap binaların onarım ve restorasyon işlemine başlayıp kendini tümüyle bu alana vakfetti. Bursa Üftade Asitanesi, Şabanî Hacı Şevki Zaviyesi, Sütlüce Elif Efendi Sadî Dergâhı, Tophane'de Kâdirî Asitanesi, Eyüp Nişanca Sivasîler Türbesi gibi pek çok eserin ihyasında bulundu. Ayrıca Bursa ve İstanbul'da pek çok mezar taşının kaybolmasına mani olmuş bir kültür hazinesidir. Bursa’ya ek olarak İstanbul’da bulunan vakıf binalarının bakımıyla da bizzat ilgilenen ve çalışmaları koordine eden Erhan, Bursa Numaniyye Dergâhı'nın sekiz nesildir devam eden geleneğinin son temsilcisi olmakla birlikte; müze ve benzeri mekânlardaki eserlerin korunmasıyla da ilgilenmekte, Bursa’da medfun bulunan önemli zatların türbelerinin ve mezar taşlarının bayındır hale getirilmesi ile görsel arşiv-dokümantasyon çalışmalarını sürdürmektedir. 

  • Mevlânâ Celâleddin Rûmî
    Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır.

    Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı. Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti. 1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi. Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti. Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi. Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar. Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı. Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
  • Mim Kemâl Öke
    Kökeni Orta Asya Uygur Türklerine dayanan bir ailenin çocuğu olarak 1955’te İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini Şişli Terakki Lisesi’nde bitirdi. 1973’te Robert Kolej’den mezun olduktan sonra İngiltere’ye giderek Cambridge Üniversitesi’nde İktisat ve Tarih alanlarında yüksek tahsilini tamamladı. Sussex, Cambridge ve İstanbul üniversitelerinde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler ihtisası yaptı. 1979’da BM Filistin Dairesi’nde çalıştı. 1980’de Türkiye’ye gelerek akademik kariyere yöneldi. Boğaziçi Üniversitesi’nde 1984’te doçent, 1990’da profesör oldu. 1983’te TRT’de genel müdür danışmanlığına getirildi ve kuruma başta “Timur Devrinde Kadiz’den Semerkant’a Seyahat” olmak üzere çeşitli belgeseller hazırladı. 2006’ya değin TRT ve özel kanallarda yarışma, sohbet, haber ve tartışma programlarına imza attı. Günlük gazetelerde “Mim Noktası”adını verdiği sütununda dış politika değerlendirmeleri yaptı. İdari görevlerden hep uzak durmasına rağmen, Dışişleri Bakanlığı’nı temsilen yurt dışında resmî toplantılara katıldı. Akademik kariyeri boyunca araştırmaya hep öncelik verdi. Türkçe, İngilizce, Urduca ve Arapça yayımlanmış yirmiyi aşkın eserleri arasında (Osmanlı-Türk dış politika tarihine ilişkin, Filistin, Ermeni, Musul ve Hilafet sorunları üzerine) yazdıkları alanında temel referans kaynağı addedilmektedir. “Asker-sivil, din ilişkileri” üzerine ülkemizdeki ilk kapsamlı incelemeleri kaleme aldı: Din-Ordu Gerilimi; Derviş ve Komutan: Özgürlük-Güvenlik Sarkacındaki Türkiye’de Kimlik Sorunsalı; Kılıç ve Ney; Gazi ve Sufi. Son beş yıldır postmodern insanın kişilik-kimlik ve ruhunu keşfetmesinde müziğin (ritim ve raksın) rolünü incelemektedir. Bu doğrultuda Latin Amerika (Kaderle Dans) ve Afrika (İlahlarla Dans) toplumlarının mistik deneyimlerini “deneme”türünün özgünlüğü içinde değerlendirmiştir. Beşeri bilimlere “insan telakkisi” ışığında eğilmekte ve bu bağlamda (Türk) tasavvuf felsefesi üzerinde durmaktadır: Aşkla Dans: Türkler, Tasavvuf ve Musiki. Tarihin akışı içinde insanın ikilemlerini resmeden Günbatımı, Kızılelma, Yaşanmamış Anılar ve Duvardaki Kan adlı romanları da bulunmaktadır. Kültürel ve bilimsel çalışmaları nedeniyle çeşitli ödüller alan Öke, karakalem resimlerinden oluşan kişisel ve kolektif sergiler açmıştır. Kızıyla beraber Türk sanat ve tasavvuf musikisi korolarına katılmakta ve binicilik sporu yapmaktadır. Sosyal duyarlılığı uzantısında engelli bireylere ritim ve dans (folklor) dersleri vermektedir. “Down Sendromu” konusunda yapmış olduğu araştırmaları ve deneyimleri içeren 47. Kromozom adlı ailelere yönelik bir el kitabı da mevcuttur. Evli (Neval) ve iki çocuklu (Alihan, Nazlı Hilal) ve bir torunludur (Demirhan Kemal).
  • Mim Kemal Oke

    Receiving his high school education at Robert College and higher education in the fields of economics and history at Cambridge University, Mim Kemal Öke has become a professor at Boğaziçi University in 1990. Turkish Radio and Television Corporation has brought Öke as a general consulting manager for various documentaries. He has participated in official meetings abroad on behalf of the Turkish Foreign Ministry. Öke has won various awards for cultural and scientific studies. Apart from his academic life and non-fictional works, he is also an accomplished visual artist. Over the last ten years, Öke has gravitated towards human sciences in his quest to understand mankind, which in the Turkish context rests in Sufi philosophy. As an extension of his social awareness, Öke offers rhythm and folk dance classes to disabled individuals.

  • Muhyiddin İ̇bn Arabî
    Adı, künyesi ve sıfatı ile birlikte Şeyh-i Ekber Ebû Bekr-i Muhammed bin Ali’dir. Ebû Bekr İbn-i Arabî ismi ile de meşhûrdur. 560 (m. 1165)’da, Endülüs’de Mürsiye kasabasında doğdu. Müctehid idi. Nakil ettiği bilgilerin hepsi birer vesîkadır. Devlet ve mevki sahiblerinden gelen hediyelerin hepsini fakirlere dağıtırdı. Beşyüzden fazla kitap yazdı. Câhiller onun büyüklüğünü anlıyamadı. Âlimler, ârifler ise, veliy-yi kâmil olduğunu anladı. 638 (m. 1240)’de Şam’da vefât etti. Muhyiddîn-i Arabî sekiz yaşında iken, babası, ba’zı sebepler yüzünden İşbiliyye’ye gitti. Orada, başta İbn-i Beşküval olmak üzere pekçok meşhûr âlimden ilim öğrendi. Zekâsı çok keskin, hafızası pek kuvvetli olup, fesahat ve belagat sahibi idi. Birgün Muhyiddîn-i Arabî hastalandı. Hastalığın te’sîrinden bayıldı. Öyle ki, kendisini öldü zannettiler. Muhyiddîn-i Arabî baygın hâlde iken, kendisine, çirkin kara yüzlü ba’zı kimselerin eziyet etmek, sıkıntı vermek istediklerini gördü. Ayrıca bu kara yüzlüleri kovalamaya çalışan nûrânî yüzlü, hoş kokulu bir kimse kendisine yardım ediyordu. Nihâyet bu güzel kimse, ötekileri dağıttı. Onların şerrinden kendisini kurtardı. O şahsa kim olduğunu sorduğunda; “Yasin sûresi” cevâbını aldı. Kendisine gelip gözlerini açtığında, başında bekleyen, gözleri yaşla dolmuş olan babasını gördü. Yâsîn-i şerîfi okuyordu. Muhyiddîn-i Arabî, 598 (m. 1201) yılında Endülüs’ten doğuya gidip, bir müddet Mekke’de kaldı. Sonra Mısır, Şam, Irak, Cezîre ve Anadolu taraflarına seyahat etti. Hadîs ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü’l-Ferec İbn-il-Cevzî, İbn-i Sekîne, İbn-i Ülvan, Câbir bin Ebû Eyyûb gibi büyük âlimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük âlimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek sûretiyle, fen ve din ilimlerinde çok iyi yetişti. Tefsîr, hadîs, fıkıh, kırâat gibi pekçok ilimlerde, büyük âlim oldu. Tasavvufda, Ebû Midyen Magribî, Cemaleddîn Yûnus bin Yahyâ, Ebû Abdullah Temim, Ebü’l-Hasen ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhûr oldu. Gavs-ül-a’zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, birgün en önde gelen talebelerinden Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ’yı yanına çağırdı. Ona buyurdu ki: “Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddîn isminde, Allahü teâlânın çok sevdiği evliyâsından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin.” Yûnus bin Yahyâ, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddîn-i Arabî’ye hocasının vasıyyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, zamanında, ilminden ve feyzinden istifâde etmek için kendisine müracaat edilen bellibaşlı büyük âlimlerden oldu. Bir aralık Konya’ya gelip, Selçuklu Sultânı tarafından çok ikram ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat ta’yin olunduğu ve hediyeler gönderildiği hâlde, hepsini fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Sofiyye-i âliyyeden ve kelâm âlimlerinden olan Sadreddîn-i Konevî’nin hocası ve üvey babası oldu. Hocasının üstadı olan Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hırkasını, üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddîn-i Konevî’ye giydirdi.
  • Muhyiddin Şekûr

    Ohio, Cleveland’da doğan ve bugüne kadar profesyonel hayatı boyunca çeşitli akademik görevlerde bulunan Şekûr 1973’te ABD Kent Eyalet Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık bilim dalından doktora derecesi aldı. Uzun yıllar New York Eyalet Üniversitesi’nde Eğitim Danışmanlığı Doçenti olarak çalıştı. ABD’de ve başka ülkelerde öğretmen ve uygulayıcı olarak bireysel terapi ve aile terapisi alanlarında ders verdi, akıl sağlığı sorunları üzerine makaleler yazdı. Hayatın sadece afakî boyutuna değil, enfüsî anlamına da odaklanan Şekûr, yıllar önce tasavvufla tanıştı. Doğu’da uzun seyahatlere çıktı, kutsal toprakları birkaç kez ziyaret etti. Bosna-Hersek Savaşı sırasında yetim çocuklara psikolojik rehberlik hizmeti veren bir organizasyonu yönetti. O yıllarda yaşadıklarını kitaplarına taşıdı. Şekûr, Hüseynî Hayatî Rufaî tarikatına mensuptur, ömrünü İslam’ı anlamaya adamıştır.

  • Muhyiddin Shakoor
    Muhyiddin Shakoor was born and raised in Cleveland, Ohio. After having worked as a family therapist and professor of Counselor Education at the State University of New York for more than thirty years, he retired in 2006 ad devoted his time to humanitarian projects, writing and seeing the world. Last Rose of Summer is his first novel and fourth book. He now lives between the U.S. and Turkey.
  • Musa Hûb
  • Mustafa Merter

    1947’de İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi’nde başladığı ortaöğrenimini İsviçre’de sürdürdü. Lise öğrenimini federal lise diplomasını alarak tamamladıktan sonra Lausanne Tıp Fakültesi’nde yüksek öğrenime başladı, 1975’te mezun oldu. İki senelik Almanya tecrübesinden sonra İsviçre’ye dönerek psikiyatri alanında uzmanlık eğitimine başladı. Doktorasını tamamladıktan sonra 1987’de Türkiye’ye döndü. Zürih’teyken Jungcu ve varoluşçu psikoterapi ekollerini takip etti, sonraları grup terapisinde Irvin Yalom metoduna yöneldi. Son yıllarda, özellikle tasavvufî açıdan Benötesi Psikoloji (Transpersonal Psychology) alanına yoğunlaşan Merter, 2005’te Üsküdar’da Türkiye Benötesi Psikoloji Derneği’ni kurmuş olmakla beraber çalışmalarına devam etmektedir.

  • Necdet Tosun

    1971’de Bandırma’da doğan Necdet Tosun, 1993’te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olup 1995’te Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “İbn Arabî Öncesi Tasavvufta Halvet ve Uzlet” başlıklı yüksek lisansını tamamladı. “Tasavvufta Hâcegân Ekolü 12.-15. Yüzyıllar" başlıklı doktorasını da 2002’de tamamladıktan sonra 2006’da doçent, 2012’de profesör oldu. Belli başlı telif eserleri mevcut olan yazar, çok sayıda kitap tercümesi yapmış ve makale üretmiştir. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı’nda görev yapmaktadır.

  • Ömer Güçlü

    1986’da Kayseri’de dünyaya geldi. Eğitim hayatının tamamı Ankara’da geçti. 2009 yılında Hecettepe Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü’nden mezun olup farklı görevler üstlendi. Selahaddin Eyyübi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmakta ve psikolojik danışmanlık görevini ifa etmektedir.

  • Ömer Tuğrul İnançer
    1946’da Bursa’da doğdu. Orta tahsilini Bursa’da tamamlayıp İstanbul Hukuk Fakülte-si’ni bitirdi. Yirmi yıl kadar muhtelif şirketlerde müşavir-avukatlık yaptıktan sonra 1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’nda sanatçı-müdür olarak çalışmaya başladı. 2011 Haziran’ında yaş haddinden emekli oldu.

    Türk kültürü ve sanatı ile ilgili çalışmalarına devam etmektedir. Tahsili sırasında özel olarak müzik dersleri aldı. Çeşitli radyo ve televizyon programlarında misafir sanatçı olarak yer almış olup, birçok yurt içi ve yurt dışı konserlerde müzik faaliyetlerinde bulundu. Tasavvuf konularında da yine yurt içi ve yurt dışında pek çok konferanslar verdi, seminerlere katıldı. Ayrıca çeşitli makaleleri, röportajları ve sekiz kitabı yayınlanan Ö. Tuğrul İnançer evli ve biri psikolog diğeri ekonomist iki çocuk babasıdır.
  • Osman Nuri Küçük
    1976 yılında Erzurum’da doğdu. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu (1998). Üniversite öğrenimi esnasında başladığı hafızlığını tamamladı. 2001 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne araştırma görevlisi olarak atandı. Tasavvuf Anabilim Dalında yüksek lisansını tamamladı. (2001) MEB bursu ile sahasıyla ilgili araştırmalarda bulunmak üzere Mısır’daki Kahire ve Amerikan Üniversitelerinde bulundu (2004). Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tasavvuf Anabilim Dalı’nda “Mevlânâ’da Benlik Dönüşümü: Sülûk” adlı teziyle doktorasını tamamladı (2007). 2011 yılında tasavvuf alanında Doçent oldu. Alanıyla ilgili araştırmalarda bulunmak üzere bir yıl süreyle ABD North Carolina Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu (2013). Tasavvuf düşüncesi, Mevlânâ ve Muhyiddin İbnü’l Arabi üzerine yayınlanmış makale ve kitapları bulunan Küçük, halen Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesidir. Evli ve üç çocuk babasıdır.
  • Rabia Christine Brodbeck
    İsviçre’nin Basel şehrinde doğdu. 12 yaşında bale eğitimine başladı. Londra’da bale ve modern dans eğitimi gördü. Tek başına gerçekleştirdiği performanslarla dünyaca ünlü bir modern dansçı haline geldi, ödüllere layık görüldü. 1986’da New York’ta İslâm ve tasavvufla tanıştı. 1987’de Müslüman oldu. 1992’den itibaren İstanbul’da yaşamaya başladı. Brodbeck, birçok televizyon kanalında farklı programlara ve konferanslara davet edildi. Keşkül, Altınoluk gibi çeşitli dergilerde ve birçok gazetede makale ve röportajları yayımlandı. Ayrıca yazarın hayatı, “Avrupa’da İslâm” projesi dâhilinde, TRT’nin Avrupa Birliği için hazırladığı belgesel programına konu oldu.

    Türkiye’de Fakr'a Övgü ve Hazreti İnsan adlarıyla yayımlanan iki kitabın birleştirilmiş versiyonu (From the Stage to the Prayer Mat, Tughra Books) 2009’da New York Kitap Festivali’nde Maneviyat (Spirituality) ödülüne layık görüldü.
  • Raif Vırmiça

    1950’de Prizren’de doğdu. İlkokulu ve liseyi burada bitirdi, Priştine Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974’te mezun olup Türkleri temsil ettiği önemli görevlerde bulundu. Bir dönem milletvekilliği de yapan Vırmiça, Priştine TAN gazetesinin genel yayın yönetmenliği ve başyazarlığı görevlerini üstlendi, Yeni Dönem gazetesinin kurucu kadrosunda yer aldı. Özellikle Osmanlı mimarisine ilgisi ve araştırma yazılarıyla okurlar arasında ilgi uyandırdı. Gazetecilik, yayıncılık ve dergicilik mesleklerinin yanı sıra meslek liselerinde uzun yıllar öğretmenlik yaptı. 2002 yılında Kosova Türk Araştırmacılar Derneği’ni kurdu. Çok yönlü bir sanatçı olarak müzikle de ilgilenen yazar, yaklaşık kırk yıllık müzik hayatında birçok festivale katılıp ödüller aldı.

  • Reşat Öngören

    1963 Ünye doğumlu olan Reşat Öngören, Üsküdar Ümraniye Lisesi’nde tamamladığı lise eğitiminden sonra yüksek öğrenimine Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde devam etti. Yüksek lisansını ve doktorasını da aynı okulda tamamladıktan sonra Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olarak çalışmalarına devam etti. Makaleleri, 2002 yılından itibaren alanında itibarlı dergilerde ve ansiklopedilerde yayımlanan Öngören’in Osmanlılarda Tasavvuf: Anadolu’da Sûfîler, Devlet ve Ulema – XVI Yüzyıl, Aydınların Gözdesi Bir Tasavvuf Ekolü: Zeynîlik isimli kitapları yayımlanmıştır.

  • Robert Frager

    Robert Frager, ABD’li psikolog, yazar, sufi. Benötesi (Transpersonal) Psikoloji’nin öncülerinden ve Pozitif Psikoloji’nin kurucu babalarından olan Frager, Association for Transpersonal Psychology’nin başkanlığı ve Institute of Transpersonal Psychology’nin kurucusudur. Dr. Frager, Muzaffer Ozak’ın halifelerinden biri olarak Halveti-Cerrâhî tarikatının Amerika’daki önderlerinden biridir. Kendisinin başında bulunduğu dergâh California Redwood City’de bulunmaktadır. 1960’larda Japonya’dayken ünlü usta Morihei Ueshiba ile Aikido çalışan Frager 7. kuşak dan sahibi bir Aikidokadır.

    Sufi Kitap, “Ragıp Baba” olarak da bilinen Robert Frager’ın tasavvuf hakkındaki eserlerini Türkçeye kazandırmak niyetindedir.

  • Sadettin Ökten
    1942’de Beyazıt’ta dünyaya gelen Sadettin Ökten imam hatip okullarının kurucusu Mahmud Celaleddin Ökten’in oğludur. Vefa Lisesini ve İTÜ İnşaat Fakültesi’ni bitirmiştir. Mimar ve mühendistir. 1989’da Profesör olmuş, 2004 yılında MSGSÜ Mimarlık Fakültesi’nden emekliye ayrılmıştır. Tarihten edebiyata, musikiden mimariye kadar birçok alanda kültürümüze derinlemesine aşina bir bilim ve gönül insanı olan Sadettin Ökten, hem meslekî faaliyetine hem de kültür, medeniyet ve bilim tarihi konularındaki çalışmalarına devam etmektedir.
  • Şefik Can
    Sertarîk Mesnevî-hân Şefik Can, Erzurum’un Tebricek köyünde 1910 yılında hayata gözlerini açtı. Babası, Erzurum’da müderrislik yapan Tevfîk Efendi; annesi ise Gülşen Hanım’dır. Şefik Can çok küçük yaşlarda Birinci Dünya savaşına ve Kurtuluş savaşına tanık olmuş, ayrıca savaşların getirmiş olduğu sıkıntı ve ıstıraplarla büyümüştür. 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşını tüm dehşetiyle yakından yaşayan bir çocuk olan Şefik Can, boşalan tüfek fişeklerinin mukavva kutusundan, kendisine okul çantası yaparak 1916 yılında, Sivas’ın Yıldızeli ilçesinde ilkokula başladı. Osmanlının son dönemlerinde, “Padişahım çok yaşa” diye başladığı ilkokulu, 1922 yılında “Kemal Paşa çok yaşa“ coşkusuyla bitirdi. Büyük “bir imparatorluğun hazîn çöküşünü, köklü bir kültürün yok oluşunu, yeni kurulan Cumhuriyetimizin doğum sancılarını birebir yaşayarak; yakın tarihimizin çok önemli bir tanığı oldu. İlkokulu bitirdikten sonra babasının arzusu üzerine, askerî okul imtihanlarına girdi. Bu imtihanı başarıyla kazanarak, 1923-24 öğretim yılında Tokat Askerî Ortaokuluna başladı, çok zor şartlar altında eğitimini tamamladıktan sonra Kuleli Askerî Lisesi’ni ve Harp Okulunu bitirdi. 1932 senesinde Haydarpaşa Askerî Veteriner Okulu’nda Ayniyat Muhasibi olarak göreve başladı. Dönemin popüler dergilerinden “Yeni Adam,Türk Sanatı, Bilgi Yurdu” gibi tanınmış kültür ve edebiyat dergilerine hikâye ve makaleler yazan Şefik Can, 1934 yılında Yeni Adam dergisinin açmış olduğu hikâye yarışmasına “Deli İsa” adlı hikâyeyle katılarak bu yarışmadan ödül aldı. Milli Savunma Bakanlığı’nın müsaade etmesi ile İstanbul Üniversitesi’nde imtihan vererek öğretmen oldu, Tâhir Olgun’un rehberliğinde stajını tamamladı. 1965’de emekli oluncaya kadar çeşitli okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.

    Tâhir Olgun’dan aldığı feyz ve muhabbetle Mevlânâ ve onun öğretisine büyük hayranlık duymuş; ömrünü Mevlânâ’ya ve onun eserlerini anlamaya, anlatmaya adamıştır. Tâhir Olgun’dan almış olduğu “Mesnevî-hânlık” icâzetiyle yapmış olduğu mesnevî derslerini son nefesine kadar devam ettirmiştir. Mevlânâ ve eserleri üzerine yapmış olduğu çalışmalarından dolayı 2001 yılında yüksek hizmet ödülü almıştır. 23 Ocak 2005 yılında vefât etmiştir. Şefik Can’ın na’şı Konya’daki Üçler Mezarlığı’na defnedilmiştir.
  • Şehabeddin Sühreverdi
    Şeyh İşrak, Şeyh Maktul, Şeyh Şehid ve Şehab-ı Maktul lâkaplarıyla tanınan Ebu'l-Fütuh Şeyh Şahabeddin Yahya bin Habeş bin Emirek Sühreverdi hicri 549'da İran'ın Zencan vilayetine bağlı Ebher ilçesinin Sühreverd köyünde dünyaya geldi. Sühreverdi, ilk eğitimini kendi köyünde tamamladı. Daha sonra, felsefeye, özellikle İbni Sina'nın görüşlerine şiddetle karşı çıkacak olan Fahruddin-i Razi ile birlikte, o dönemde İran'ın ilim merkezi konumunda olan Merağe şehrine giderek Şeyh Mecdüddin-i Ceyli'den hikmet ve fıkıh usûlü dersleri aldı. Merağe'de bir müddet kaldıktan sonra ilim tahsilini tamamlamak üzere İsfahan şehrine gitti. Orada Zahiruddin Kari veya Zahiruddin El Farsi namıyla meşhur bir mantıkçının yanında İbnu Sahlan es-Sevî’nin Beşâir adlı eserini okudu. Sühreverdi’nin Merağe ve İsfahan'daki bu iki hocası dışında elbette başka hocaları da olmuştur ama maalesef bunların kim oldukları hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Sühreverdi, Merağe ve İsfahan şehirlerinde felsefe, mantık, fıkıh, hadis, tefsir ve edebiyat başta olmak üzere, o dönemde medreselerde okutulan bütün dersleri okudu. Eserlerinden onun matematik, astronomi ve ulum-ı garibe denilen ilimlerden de haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Sühreverdi, İsfahan'da bulunduğu dönemde sufilerle tanışmış, Beyazid Bestami ve Hallacı Mansur gibi ariflerin etkisinde kalmıştır. Büyük bir ihtimalle yine bu dönemde, Antik İran felsefesi veya kendi deyimiyle Husrovani hikmetin temel esaslarıyla tanışmıştır. Sühreverdi, İsfahan'da ilim tahsilini bitirip sufilerle tanıştıktan sonra uzun seferlere çıktı. Anadolu ve Suriye'ye gitti. Uzun bir zaman Diyarbakır, Miyafarkin (Silvan), Hani ve Mardin şehirlerinde kaldıktan sonra Konya ve Sivas'a gidip Sultan II. Kılıçarslan'ın oğulları Berkyaruk, Melikşah ve Süleyman'a ders verdi. Sonra tekrar Diyarbakır'a döndü, oradan da Suriye'ye giderek Selahattin Eyyubi’nin oğlu ve Halep şehrinin hakimi Melik Zahir’in isteği üzere, şehid olacağı güne kadar Halep'te kaldı. Sühreverdi, bu zaman zarfında nefsini terbiye etmeyi esas alarak zamanının çoğunu itikaf, ibadet ve teamülle geçirmiş, kendisini çetin riyazetlere adamıştır. Sühreverdi’nin Halep şehrinin ulemasıyla olan ilmi tartışmaları Melik Zahir’in kulağına gittiği zaman Sühreverdi’yi şehrin önde gelen âlimlerinin katıldığı bir münazaraya davet etti. Melik Zahir bu münazara sırasında Sühreverdi’nin düşüncelerinden çok etkilendi ve kendisine, Halep'te kalıp ders vermesi için gerekli ortamı hazırladı. Melik Zahir'in Sühreverdi’yi sevip kollaması, her gün kendisiyle görüşmesi ve Sühreverdi’nin kimseden korkmadan açık sözlülükle bildiklerini anlatması şehir ulemasının rahatsızlığına neden oldu. Sühreverdi’yi Melik Zahir’e şikâyet etmekle bir fayda elde edemeyeceklerini bildiklerinden, altında mühürlerinin olduğu şikâyetnameyi Selahattin Eyyubi’ye gönderdiler. Haçlılarla savaş halinde olan Selahattin Eyyubi, ulemanın desteğinden mahrum kalmamak için oğluna Sühreverdi’yi öldürmesi emrini verdi. Melik Zahir, babasını bu karardan vazgeçirmek istediyse de başarılı olamadı, sonunda istemeyerek de olsa babasının emrini yerine getirmek zorunda kaldı.
  • Şemseddin Sivasî

    Halvetiyye tarikatının Şemsiyye (Sivasiyye) kolunun kurucusu Şemseddin Sivasî, Anadolu’da yetişen büyük velîlerdendir. Asıl ismi Ahmed olup Şemseddin lakabıdır. 1519’da Tokat’ın Zile ilçesinde dünyaya geldi. Yedi-sekiz yaşlarında Amasya’da bulunan Halvetiyye büyüklerinden Şeyh Hacı Hıdır’ın elini öpen Sivasî, daha sonra Zile’ye dönerek âlimlerden sarf, nahiv ve diğer ilimleri tahsil etti. Ardından Tokat’a gidip Arakiyyecizade Şemseddin Efendi ile başka âlimlerden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Sonrasında İstanbul’a geldi ve Sahn-ı Seman Medreseleri’nden birinde müderris olarak görevlendirildi. Görüp üzüldüğü bir tutum karşısında, Allah’a kendisini tasavvuf yoluna sevk etmesi yönünde dua etti ve hacca gitti. Hocası Muslihuddin Efendi’nin vefatından sonra velî bir zata talebe olmak istedi. Şeyh Mustafa Kirbasî ve nahiv âlimi Şemseddin Efendi’nin işareti üzerine, onu irşad için Tokat’a gelen Abdülmecid Şirvanî’ye intisab etti. Vefatına yakın, Sultan III. Mehmed ile Eğri Seferi’ne katılmak üzere Üsküdar’a geldi, henüz genç bir zat olan Aziz Mahmud Hüdayî tarafından karışılandı ve ona mürşidliğini müjdeledi. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde ilerlemiş olup  manzum ve mensur kırka yakın eseri bulunan Sivasî, 1597’de Sivas’ta Hakk’a yürüdü. Sivas Merkez Cami avlusunda medfundur.

  • Şerif Yusuf
    Kimi gülü anlatır kimi bülbülü. Şerif Yusuf gülistanda oturmayı tercih eden ve tüm insanlığı durduğu yere davet derdinde olan bir şair ve yazar. Edebiyat mezunu. Akademik kariyerine devam ediyor. Önce annesinden şairliği, sonra yalnızlığından yazarlığı aldı. Hayatına devam ediyor. İstanbul’da yaşıyor. Gençlerle vakit geçirmeyi seviyor. Sosyal medyanın sevilen şairlerinden olan ve çok sayıda şiiri bulunan Şerif Yusuf, Sufi Kitap vasıtasıyla okurlarıyla buluşuyor.
  • Sevde Düzgüner
    1938 yılında Konya'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladı. 2005 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. 2006 yılında aynı fakülteye araştırma görevlisi olarak atandı. 2008 yılında Dine Psikolojik Yaklaşımda Değişimin Dinamikleri başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı. 2013 yılında Marmara Üniversitesi'ne araştırma görevlisi olarak atanan araştırmacı, doktora tezine dayalı olarak geliştirdiği TÜBİTAK projesi ile SBD Tennessee Üniversitesi'nde misafir öğretim elemanı olarak bulundu. 2013 yılında Maneviyat Algısı ve Diğerkâmlıkla İlişkisi (Kan Bağışı Örneğinde Türkiye ve Amerika Karşılaştırmalı Nitel Bir Araştırma) başlıklı teziyle doktor unvanı alan Düzgüner; halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi anabilim adalında öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.
  • Şeyh Abdullah Salâhaddîn-i Uşşâkî

    Anadolu’da yetişen büyük velîlerden biri olan Salahaddin Uşşakî, 1783’te Rumeli bölgesinde bulunan Kesriye’de dünyaya geldi. Yirmi yaşına kadar memleketinde kalıp ilim öğrendi, ardından İstanbul’a gelerek tahsiline İstanbul’da devam etti. Yirmi yedi yaşında Bâb-ı Âli’de katipliğe başladı. Teveccühünü kazandığı Hekimoğlu Ali Paşa ile Mısır’a gittiğinde kalbinde tasavvuf yoluna karşı bir alaka hasıl oldu, gittiği yerlerde tasavvuf büyükleriyle görüşmeye çalıştı. Ali Paşa ile Edirne’ye geçen Selahaddin Uşşakî, burada Cemaleddin Uşşakî’ye intisab etti ve paşadan resmî vazifesinden ayrılmasına müsaade etmesini rica etti. Şeyhi, kızını ona verdi, çocukları olduktan bir süre sonra hocası onları evden çıkardı. Bu durumu hemen kabullenen Selahaddin Uşşakî, hanımı ve çocuğuyla birlikte Horhor çeşmesi civarında, saraydaki bir olaydan ötürü suçlanan Tahir Ağa ile karşılaştı. Onun müşkülünü çözünce Tahir Ağa, onları evinde ağırladığı gibi daha sonra bir de ev hediye etti. Tahir Ağa Dergâhı’nın şeyhi oldu. Sonraları tekrar kayınpederinin evine gidince şeyhi, “O celâlim sayesinde bu ikrama kavuştun,” cümlesiyle ona gelen himmeti beyan etti. Salahaddin Uşşakî, 1789 Ramazan’ında, on dokuz yıllık ilim öğretiminden sonra Hakk’a yürüdü. Tahir Ağa Dergâhı’nda medfundur.

  • Şeyh Abdurrahmân Sâmî-yi Uşşâkî

    1879’da Manisa’da (Saruhan) dünyaya geldi. Baba tarafından Hz. Ömer’in (ra) soyundan geldiği nakledilir. Tahsiline memleketinde başlayan Abdurrahman Sâmi Efendi, Çifteayak Bahr-I Sefid Medresesi’nde devam ettiği tahsilini tamamlayıp Necmeddin Pürzetî Efendi’den icazetini aldı. Gelibolu’da Şeyh Ahmed Şucâeddin Efendi’ya intisab ederel tasavvuf yolculuğuna başladı ve kısa zamanda sülûkunu tamamlayıp Kasımpaşa Yahya Kethüda Dergâhı Postnişinliğine tayin edildi. Bir kimyager olan Sâmi-i Uşşakî, buradan aldığı maaşı kendi için harcamayıp geçimini misk imalatı ile karşıladı. Basılmamış bir kimya kitabı bulunmakla birlikte Arapça ve Farsçaya vakıftı. Bu dillerde yazılmış şiirleri divanında mevcuttur. Pek çok tarikattan icazeti vardı ancak asıl irşadını Halvetiyye’nin şubelerinden Hasan Hüsameddin Uşşakî usulünü takip eden kola göre yaptı. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra zor günler yaşayan Sâmi Efendi, yaşının genç olması ve sevenlerinin çokluğundan ötürü takibata uğradı ve serhalifesi Bekir Sıdkı Visalî ile birlikte tutuklandı. Vaizlik hakkı olmasına rağmen bundan da men edildi. 1934’te Hakk’a yürüdü. Edirnekapı Şehitliği’nin Mısır Tarlası bölümünde medfundur.

  • Seyyid Yahya Şirvanî
    Halvetî, yolunun ileri gelenlerinden. Şirvan’ın, Şemah şehrinde dünyâya geldi. Babası Seyyid Behâeddîn-i Şirvânî, Şemâh’ın ileri gelen zenginlerinden idi. Yahyâ Şirvânî, 869 (m. 1464) senesinde Bakû’de vefât etti. Şirvanlı oduğu için “Şirvânî” diye meşhûr oldu. Seyyid Yahyâ Şirvânî, fevkalâde cemâl, ahlâk ve edeb sahibi idi. Halvetî, yolunun kurucusu Ömer Halvetî’nin ( radıyallahü anh ) en yüksek talebesidir. Bu yolun yayılması, Seyyid Yahyâ Şirvânî ile olmuştur. Seyyid Yahyâ Şirvânî, çocukluğunda dahi fevkalâde edeb ve ahlâk sahibi idi. Birgün arkadaşları ile oyun oynarken, evliyânın büyüklerinden İzzeddîn Halvetî’nin oğlu ile Sadreddîn Halvetî’nin dâmâdı olan Pîrzâde hazretleri onu gördüler. Çocuğu bir müddet seyr ettikten sonra, birbirlerine; “Allahü teâlâ bu çocuğa, dedelerinin edebini, olgunluğunu ve güzel huyunu ihsân etmiş. Duâ edelim de, Halvetî yolunun feyz ve ma’rifetlerine de kavuşsun” dediler. El açıp cenâb-ı Hakka yalvarıp, uzun uzun duâlar ettiler. O gece Seyyid Yahyâ, rü’yâsında Resûlullah efendimizi ( aleyhisselâm ) gördü. Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki: “Evlâdım Yahyâ! Halvetî yolunun büyüklerinden olan Sadreddîn’e git. Onun sohbeti ve hizmetiyle şereflen!” Sabah olunca, yaşının küçüklüğüne bakmadan, Sadreddîn Halvetî’nin huzûruna koştu. Onun terbiyesi altında ilim öğrenmeye başladı. Kısa zamanda hocasının feyz ve bereketleri ile, ilimde ve tasavvuf yolunda pek yüksek derecelere kavuştu. Çok soğuk bir kış günü, Seyyid Yahyâ Şirvânî ( radıyallahü anh ) yatsı namazını kılmak için câmiye gitti. Fakat soğuktan ayakları uyuşup, ayağa kalkamadı. Bu hâlini duyan arkadaşları, gidip kollarına girerek evine götürdüler. Günlerce her ne ilâç kullandı ise, iyileşeceği yerde, ağrıları daha da arttı. Bir gece hocası Sadreddîn, Seyyid Yahyâ’nin evlerinin bacasından içeri girdi. Seyyid Yahyâ’ya buyurdu ki: “Ne yatıyorsun oğul kalk ayağa!” Sonra elinden tutup ayağa kaldırdı. Seyyid Yahyâ’nın ( radıyallahü anh ) hastalığı tamamen iyileşti. Hocasının gelmesini ve Yahyâ’nın iyileşmesini bir hizmetçi kız gördü ve gidip Seyyid Behâeddîn’e haber verdi. Seyyid Behâeddîn eve geldiğinde; oğlunun rahatsızlığının geçmiş, hiç birşeyi kalmamış olduğunu gördü. Oğlu Seyyid Yahyâ’ya; “Bu senin hocan, âlim ve kerâmet ehli geçinir, neden düz yollar varken bacadan aşağı iner?” dedi. Seyyid Yahyâ da (kuddise sirruh); “Sebebi, yolların dikenli olmasıdır. Dikenler mübârek ayaklarını yara eder” dedi. Seyyid Behâeddîn yine; “Yollarda diken yok ki” dedi. Seyyid Yahyâ ( radıyallahü anh ); “Sizin inkâr dikenleriniz var ya!” diye cevap verdi. Bu söz üzerine Seyyid Behâeddîn, elinde olmıyarak oğlu Seyyid Yahyâ’nın peşine düşüp Sadreddîn Efendi’nin huzûruna gitti. İ’tirâzına tövbe etti. Sâdık talebelerinden oldu.
  • Shems Friedlander
    “New York City’nin kalbinde” doğmuş olan Shems Friedlander ödüllü bir grafik tasarımcısı, usta bir fotoğrafçı, ressam, şair, film yapımcısı ve tasavvuf hakkında kitapları olan bir yazardır.

    İkisi Hz. Mevlâna ve semazenler hakkında olmak üzere dokuz kitabı vardır. Tabloları New York ve Kahire’de sergilenmiş; çizim ve fotoğrafları muhtelif özel koleksiyonlarda yer almıştır. Çektiği Türk dervişlerin fotoğrafları, belgesel klasikleri hâline gelmiş; New York, Kahire, İskenderiye ve Dubai’de sergilenmiştir.

    En son belgesel filmi Faysal: Bir Kral’ın Mirası’nın ilk gösterimi Kasım 2012’de Londra’daki BAFTA Tiyatrosu’nda gerçekleştirilmiş ve eser, Chagrin Falls Belgesel Film Festivali’nde gösterilmiştir.
    Shems Friedlander başta Mekke, Medine, Kahire ve İstanbul olmak üzere bütün Ortadoğu’da muhtelif şeyh efendilerden feyz almış, istifade etmiştir. Kraliyet İslami Araştırmalar Enstitüsü tarafından Sanat ve Kültür alanında 2012’nin “En Etkili 500 Müslümanı”ndan biri seçilmiştir. Hâlihazırda Kahire Amerikan Üniversitesi’nde görsel iletişim alanında profesör olarak ders veren Friedlander, dönüşümlü olarak Kahire ve İstanbul’da ikamet etmektedir.
  • Sipehsâlâr Feridun Bin Ahmed

    Babasının vefatından sonra yerine, Alaeddin Keykubad tarafından tayin edilen Feridun bin Ahmed, cesur bir Selçuklu komutanıydı (“sipehsâlâr”). Gençliğinde Hz. Mevlânâ’nın babası, Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled’in meclislerinde bulundu, ardından Hz. Mevlânâ’nın manevî çağrısı üzerine onun müridi oldu ve kırk yıl onun hizmetinde bulundu. Savaşlara katılmadan önce mürşidinin duasını alıp onun mükaşefelerinden nasiplenen Sipehsâlâr, akrabası Çelebi Hüsameddin’in halifeliği zamanında müridlere yardım ve âyinlerde hizmet etti. Çelebi’nin, kendisinin çalışmaları hakkında müspet beyanları üzerine malının hepsini bu haberi ona getirene verip yalnızca ona yetecek miktarını alıkoyarak bizzat gördüğü ve duyduğu halleri toplamaya girişti. Sultan Veled’in halifeliğinin başlarına kadar yaşadı, 90 yaşlarındayken vefat etti.

  • Süleyman Uludağ
    1940 yılında Amasya’nın Akyazı köyünde doğdu. İlkokulu Akyazı’da, İmam-Hatip Okulu’nu Çorum’da, Yüksek İslâm Enstitüsü’nü İstanbul’da tamamladı. Mezuniyeti sonrasında üç sene Kastamonu İmam-Hatip Okulu’nda çalıştı. 1970-1975 yılları arasında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü’nde ve daha sonra Bursa Yüksek İslâm Enstitüsü’nde görev yaptı. Enstitünün 1982’de Uludağ Üniversitesi’ne bağlı İlahiyat Fakültesi’ne dönüşmesinin ardından burada öğretim üyesi olarak tasavvuf dersleri vermeye başladı. “İslam Açısından Mûsikî ve Semâ” adlı teziyle doktor oldu.1987’de doçent, 1995’te profesör unvanlarını aldı. Ekim 2007’de de resmî görevinden emekli oldu.

    Genelde İslam düşüncesi özelde ise tasavvuf disiplininde çok sayıda makale ve kitabı bulunan Süleyman Uludağ, tasavvuf ilminin klasiklerinin birçoğunu dilimize kazandırdı.
  • Sultan Veled

    Mevlânâ Celâleddin Rumî’nin büyük oğlu olan Sultan Veled, 1226 yılında Larende’de (Karaman) dünyaya geldi. İlk yıllarını dedesi Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled ile geçirdi, ilk eğitimini babasından aldı ve onunla birlikte katıldığı muhtelif toplantılarda âlimlerin ilminden istifade etti. Konya’da ve Şam’da çeşitli âlimlerden medrese eğitimi aldı. Anne tarafından dedesi Şeyh Şerefüddin Efendi’nin yönetimi altında, kardeşi Alaeddin Çelebi ile birlikte önce Halep’e, sonra Şam’a gitti. Seyyid Burhaneddin Tirmizî, Şems-i Tebrizî, Hüsameddin Çelebi gibi birçok büyük âlim ve sufi ile olan münasebeti ile ilmini ve sülûk yolundaki çabasını ilerletti. Kendisiyle sistematikleşen ve kurumsallaşan Mevlevîlik, Anadolu Türklüğününün gelişmesinde önemli rol oynayarak halkı irşadda önemli bir okul haline geldi. Babasının vefatından sonra postu Hüsameddin Çelebi’ye bırakan Sultan Veled, Çelebi’nin postnişinliğinden sonra irşad görevini devraldı ve daima babası ile büyüklerin yolunda saygıyla ilerledi. Türk edebiyatında da, yazdığı ilk Türkçe gazellerle önemli bir konumda bulunan Sultan Veled, 1312’de Hakk’a yürüdü. Konya Mevlânâ Türbesi’nde medfundur.

     

  • Tosun Bekir Bayraktaroğlu
    1926’da İstanbul’da doğdu. 1945 senesinde Robert Kolej’den mezun olduktan sonra Berkeley California Üniversitesi’nde iki sene mimari, sonra Londra Courtauld Enstitüsü’nde iki sene sanat tarihi tahsil etti. Ancak yüksek tahsilini Trenton, New Jersey’de Rutgers Üniversitesi’nde tamamladı. Buna ilaveten Paris’te Bernard Léger ve André Lhote’un atölyelerinde resim eğitimi aldı. Amerika’ya göç ettigi 1961 senesinden itibaren otuz yılı aşkın bir süre New Jersey Fairleigh Dickinson Üniversitesi’nde resim, heykel ve sanat tarihi profesörlüğü yaptı. 50’lerde, Paris’te başlayan ressamlık mesleği boyunca Avrupa ve Amerika’da birçok sergi açtı, eserleri Amerika’daki birçok müze ve üniversitenin koleksiyonlarına dahil oldu. 1965’te Guggenheim Fellowship mükafatını kazandı. Bilhassa 60’ların sonu, 70’lerin başında New York Riverside Müzesi’nde açtığı sergi ve yaptığı “şok edici” eserler ile münekkitler Tosun B. Bayraktaroğlu’nu “Shock Art” adını verdikleri bu yeni stilin mucidi ilan ettiler.

    Fas’ta on sene iş adamlığı yaptı, bu süre içerisinde 1956’da Fas’ın istiklalini kazanmasındaki hizmetlerinden dolayı zamanın Başvekili Adnan Menderes tarafından Casablanca’ya T.C. Fahrî Konsolosu tayin edildi.
    1974’te tanıştığı Şeyh Muzaffer Ozak’ın tesiri ile o tarihten itibaren kendisini tamamıyla İslamiyet ve tasavvuf ilmine vakfetti, kısa bir dervişlik devresinden sonra şeyhi tarafından Amerika kıtasında Cerrahî-Halvetî tarikatını ihdas etmekle vazifelendirildi. Otuz yıldan beri, çoğu Amerikalı mühtedilerden oluşan yüzlerce dervişine tasavvufi eğitim vermektedir.

    Tosun B. Bayraktaroğlu’nun 1940’larda Türkçe yazdığı iki şiir kitabına ilaveten sanat ve sanat tarihine dair birçok makalesi, radyo ve televizyonlarda konuşmaları ve tasavvufa dair İngilizce’ye tercüme ve tefsir ettiği kitapları mevcuttur: The Way of the Sufi Chivalry, Inspirations on the Path of Blame, Secret of Secrets, Divine Governance of Human Kingdom, The Tree of Being, The Name and the Named, The Shape of Light ve The Path of Muhammad by Imam Birgivi.

    The Name and the Named, Esmaü'l-Hüsna adıyla 2012'de, kendi hayat hikayesini anlattığı Amerika'da Bir Türk 2013'te Amerika'da Bir Türk'ün İngilizcesi Memoirs of a Moth 2014'te Sufi Kitap tarafından yayımlanmıştır.
  • Yahyâ B. Sâlih El- İ̇slâmbolî
    İstanbullu Miskyağcı Salih Efendi'nin oğlu olan Yahya Agâh Efendi, Kadiriyye ve Nakşibendiyye'yi bünyesinde birleştiren "Zenburiyye" tarikatının "Sadıkiyye" şubesi(kolu) müntesibi ve İstanbul'da Davutpaşa semtinde bulunan Erdi Baba Dergahı'nın da postnişinidir. Tarîkat Kıyafetleri adlı eserinin İstanbul'da Süleymaniye ve Hakkı Tarık Us kütüphanelerinde olmak üzere iki nüshası bulunmaktadır.
  • Yavuz Selim Uzgur
    1962 yılında Kars’ta dünyaya geldi, Uzun yıllardır Ebu’l-Hasan Harakânî ile ilgili çalışmaları ile bilinmektedir. Pek çok dergi ve kitapta makalesi yayınlanan Uzgur, hâlen Harakânî Vakfı Başkanlığı ve Harakânî Kültür Merkezi’nin faaliyetlerine öncülük etmektedir.